Motorola Iridium: Teknoloji Odaklı Bir İnovasyon Hikayesi

Tem 23, 2022

Okuma süresi 10 dk

Elon Musk’ın 2014 yılında uydu tabanlı bir iletişim sistemini hayata geçirmek üzere kurduğu Starlink adlı girişim 2019 yılında ilk uydularını uzaya göndermeye başladığında büyük heyecan yaratmıştı. Aynı yıl bir diğer ünlü milyarder Jeff Bezos da Starlink’e rakip olacak Kuiper adlı girişimini hayata geçirdi. Dünyanın en zengin iki adamı, şu sıralar Dünya’nın çevresinde alçak yörüngede (LEO) uçuşan binlerce minik uydudan oluşan birer ağ kurmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Ama şimdi anlatacağım hikaye onlarınki değil, onlardan çok zaman önce benzer bir hedef ile yola çıkmış bir girişimin hikayesi olacak: Motorola Iridium.

Bir Motorola mühendisi olan Bary Bertiger, Iridium fikrini ilk olarak 1985 yılında, karısının Bahamalar’daki cep telefonuyla müşterilere ulaşamadığından şikayet etmesi üzerine tasarladı. Tatilden sonra, Bary ve birkaç iş arkadaşı, dünyanın herhangi bir yerinden telefon görüşmesi yapılmasına olanak tanıyan altmış altı LEO uydusundan oluşan bir sistem olan Iridium’un arkasındaki konsepti geliştirdi.

Bary proje fikrini yöneticilerine ilk anlattığında pek olumlu bir yorum duymadı. Ama proje fikrini Motorola’nın o zamanki başkanı Robert Galvin’e anlatma fırsatı yakaladı ve ondan onay almayı başardı. Robert Galvin ve daha sonra da halefi olan oğlu Christopher Galvin, Iridium’u bir prestij projesi olarak gördüler.

İletişim uyduları 1960’lardan beri kullanımda olan, ama otuz beş bin km gibi yüksek irtifalarda konumlandırılan oldukça büyük uydulardı. Bu yükseklikteki uydular dünyanın üçte birine hizmet sunabiliyordu ama bu uydular üzerinden telefon görüşmesi yapmak için masa üstü bilgisayar kasası büyüklüğünde cihazlar gerekiyordu ve rahatsız edici ses gecikmeleri oluşuyordu. Iridium’un yeniliği, birbiriyle de iletişim kurabilen küçük LEO uydulardan oluşan geniş bir uydu ağı kullanmaktı. Uydular dünyaya daha yakın olacağı için telefonlar çok daha küçük olabilir ve ses gecikmesi algılanamaz seviyeye indirilebilirdi. Ama uyduların yakınlığının önemli bir dezavantajı da vardı. Her uydu dünyanın sadece 1/66’lık kısmını kapsayabilecekti. Sistemin makul bir kapsayıcılık sunarak çalışabilmesi için uyduların çoğunun yörüngede ve aktif olması gerekiyordu.

O dönemlerde böyle bir projeyi hayata geçirmek hem teknik hem de ticari olarak oldukça zor bir işti. Motorola mühendisleri on iki yıl boyunca proje üzerinde çalıştılar. O dönemlerde büyük bir iletişim uydusunu imal etmek iki ila üç yılı buluyordu. Motorola mühendisleri kendi uydularının imalat süresini uydu başına iki ila üç haftaya indirdiler. Tek bir fırlatma roketi ile birden fazla uydu gönderip yörüngeye oturtmanın yollarını keşfettiler. Uydularla iletişim kurabilecek telefonları bir tuğla boyutunu geçmeyecek şekilde tasarladılar. Proje o kadar çok yenilik yapılmasını gerektiriyordu ki; proje bittiğinde Motorola bine yakın ilave patent sahibi oldu.

1991 yılında Motorola yanına, ABD, Almanya, İtalya, Kore gibi ülkelerin büyük telekom operatörlerini de alarak Iridium LLC adlı şirketi kurdu ve projeyi bu şirket altında yönetmeye başladı. Motorolla yüzde yirmi beşlik hisse ile şirketteki en büyük hissedar konumundaydı. Şirketin CEO koltuğuna Motorola’da yirmi üç yıldır çalışan, azim ve kararlığı ile tanınan üst düzey yöneticilerden Dr. Edward Staiano’yu atadılar ve oldukça güçlü bir üst yönetim ekibi kurdular.  

Motorola, Iridium projesine milyonlarca dolar akıttığı 1990-1997 yılları arasında, diğer iş kollarında da sıkıntı yaşamaya başlamıştı. Mesela, 1990’ların başında filizlenmeye başlayan 2G mobil telefon ağı gittikçe yaygınlaşmıştı ve mobil iletişim sektörü 3G teknolojisine hazırlanıyordu. Motorola da 3G teknolojisinin getirebileceklerini Nokia gibi fark edememişti. 1994 yılına gelindiğinde Motorola’nın satışlarının büyümesi yavaşlamıştı. Net gelirlerde ve kar marjlarında ise düşüş yaşanmaya başlamıştı. Mevcut iş kollarındaki bu sıkıntılar Motorola üst yönetiminin Iridium projesine daha da fazla adanmasına vesile oldu. Bu proje şirket için hem bir itibar meselesi hem de finansal bir sıçrayış yapma fırsatıydı.

İlk uydunun fırlatılması Mayıs 1997’de gerçekleşti. Uyduları hızlıca yörüngeye oturtabilmek için NASA, ROSCOSMOS (Rus Uzay Ajansı) ve CNSA (Çin Ulusal Uzay Ajansı) ile birlikte çalıştılar. ABD’deki üslerden Boeing Delta II roketleri, Kazakistan’daki üslerden Proton roketleri, Çin’deki üstlerden ise Long March roketleri  ard arda seferlerle Iridium uydularını uzaya taşıdılar. İlk fırlatılan on altı uydu ya doğru yörüngeye oturmadı ya da otursa bile çalışmadı. Proje ekibi aksaklıkları ve ileride ortaya çıkabilecek ihtiyaçları da düşünerek doksan beş uydu imal etmişti. Ama bir yıl içinde fırlattığı seksen sekiz uydudan sonra, planlanan altmış altı uyduyu ve birkaç tane de yedek uyduyu yörüngesinde aktif çalışır hale getirmeyi başarmıştı. Iridium’u hayata geçirmek için gereken uyduları tasarlamak ve fırlatıp yörüngeye yerleştirmek 3.4 milyar dolara mal olmuştu. Proje için yer üstünde gerçekleştirilmesi gereken yatırımlar da vardı. Proje ortağı olan telekom operatörleri de dünyanın farklı noktalarına on sekiz ağ geçidi ve röle sistemi kurdular.

Mühendislik ve kurulum çalışmaları sona yaklaşıyorken ticari faaliyetler hız kazandı. 42 ülkede gerçekleştirilen pazar araştırmalarında iki yüz bin kişi ve üç bin şirket ile temas edildi, yirmi üç bin kişi ile mülakat gerçekleştirildi. Pazarlama ekibi Iridium’un potansiyel müşteri kitlesini belirlemişti ve buna uygun şekilde ticari kurguyu tasarlayıp hayata geçirmek için çalışmaya başladı. Cihaz ve abonelik satışlarını her ülkede bir anlaşmalı telekom operatörü yapacaktı. Operatörler hızlıca belirlendi, satış ve pazarlama faaliyet planları üzerinde anlaşıldı. Operatörlere bu planları altı aydan kısa bir sürede hayata geçirme hedefi verildi.

1998’in ortalarında, Iridium’un tüm uyduları faal durumdaydı ve şirket kullanıcılara hizmet vermek için gerekli hazırlıkları tamamlamakla meşgüldü. Haziran 1997’de NASDAQ borsasında halka açıldığında yirmi dolar olan hisse fiyatı, 1 yıl bile geçmeden üç kattan fazla artmıştı ve Wall Street’in en gözde şirketi durumundaydı. 1998’in sonlarına doğru şirket yüz seksen milyon dolarlık devasa bir pazarlama kampanyası başlattı. CEO, 1999 sonunda beş yüz binin üstünde müşteriye ulaşmayı öngördüklerini duyurdu. 1 Kasım 1998’de gerçekleşen lansman etkinliğine ABD başkan yardımcısı Al Gore katıldı ve Iridium ile ilk telefon görüşmesini yaptı. Gelişme pek çok ülkede heyecanla karşılandı. Lansman sonrası Iridium’un tarifeleri de duyuruldu. Telefonlar üç bin dolara alınabilecekti. Konuşmanın dakikası ise aldığınız pakete göre üç ila sekiz dolar arasında değişecekti.

Lansman sonrası Iridium yönetiminin meraklı bekleyişi başladı. Başta iş insanları ve büyük şirketlerin üst düzey yöneticileri olmak üzere dünyanın dört bir yanından binlerce kullanıcı üyelik başvurusu için akın akın gelecekti. Ama öyle olmadı. Altı ay geçtikten sonra bile kullanıcı sayısı on bin civarında kalmıştı. Iridium sistemini işletmek yılda bir milyar dolara mal oluyordu. Kullanıcı sayısındaki bu yavaş büyüme eğilimi şirket için felaket demekti. Nisan 1999’da, şirketin ilk ara dönem bilanço sonuçlarını açıklamasına iki gün kala CEO istifasını açıkladı. Finansal sonuçlar açıklanınca da kıyamet koptu. Şirket maliyetlerini azaltabilmek için pek çok önlem açıkladı. Bunlardan biri de personel sayısını yüzde on beş azaltmak idi. Ağustos 1999’a gelindiğinde Iridium’un abone sayısı yirmi bine çıkabilmişti. Ama şirketin kredi taksitlerinin asgari ödemelerini yapabilmek için abone sayısının en azından elli iki bin olması gerekiyordu. Bu sebeple şirketin, Mayıs 1998’de yetmiş iki doların üstünde seyreden hisse senedinin fiyatı üç dolara kadar düştü. Şirketin iflas edeceği haberleri üzerine NASDAQ borsası hisse senedinin tahtasını hemen kapattı. Çok geçmeden, 13 Ağustos 1999’da şirket yönetimi iflas başvurusunda bulundu.

Şirket ticari olarak faaliyete geçmesinin üstünden bir yıl bile geçmeden iflas noktasına gelmişti. Sektör analistleri olan biteni hayretle izliyordu. Şirket yönetimi bir yandan kreditörlerle masaya oturup şirketi bataktan nasıl kurtarabileceklerini tartışıyorken, bir yandan da mevcut yatırımcılarla uğraşıyordu. Bazı yatırımcılar, kaybettikleri paranın ötesindeki başka risklerden kaygılanıyordu. Örneğin, sistemin terk edilmesi durumunda uyduların dünyaya düşmesi veya başka uzay objeleriyle çarpışması ihtimali karşısında olası hasarlardan sorumlu olmamak için Motorola’dan yasal güvence istiyordu. Bu arada Motorola ekibi, gerçekten de uyduları tek tuşla dünyaya indirerek imha edecek bir yazılım güncellemesini uydularına göndermişti. Şirketin durumu o kadar umutsuz gözüküyordu ki Kasım 1999’da NASDAQ borsası Iridium’u tamamen listelerinden düşürdü.

2020 yılına girildiğinde, şirket yöneticileri Amerikan Savunma Bakanlığı yetkililerinden, zengin Arap yatırımcılara kadar pek çok kişi ile görüşme yapmakla meşgüldü. Iridium’dan acil bir çıkış yolu arıyorlardı, çünkü her geçen gün sistem milyonlarca dolar yakıyordu. O dönemde Daniel Colussy adında bir yatırımcı devreye girdi, ilgili kamu kurumlarının ve birkaç uluslararası yatırımcının da desteğini alarak Iridium sistemi için Motorola’ya yirmi beş milyon dolarlık bir satın alma teklifi sundu. Iridium için o zamana kadar harcanan para beş milyar dolar idi. Motorola ekibi, miktarı açıklanmayan birkaç ufak faydanın daha müzakeresini yaptıktan sonra teklifi kabul etti. Yani on yıl bayunca yaptığı yatırımın yirmide birine evet diyerek Iridium’dan vazgeçti.

Motorola Iridium, tam bir teknoloji odaklı inovasyon girişimiydi. İstifa eden Edward Staiano’nun yerine vekaleten atanan John Richardson Ağustos 1999’da bir basın toplantısında şu sözleri sarfetti: “Bir ürünün nasıl piyasaya sürülmemesi gerektiğini anlatan bir MBA vakası olduk. Önce teknolojik bir harika yarattık, sonra da bununla nasıl para kazanacağımızı sormaya başladık.”

Iridium’un başarısızlığının arkasında birkaç neden vardı. Öncelikle hedeflediği kullanıcı kitlesinin elinin altında daha makul bir başka seçenek vardı: Cep telefonu! Iridium projesi planlanıyorken GSM telefonları ve kapsama alanları çok yaygın değildi. Nokia 1992’de ilk 2G GSM telefonu olan Nokia 1011’i lanse ettikten sonra hem dünya üzerindeki 2G şebeke ağının yaygınlığı hem de cihazların sayısı hızla arttı. Iridium projesi devreye girdiği dönemde ise dünya 3G ile tanışmaya hazırlanıyordu. Evet, cep telefonları Sahra çölünün ya da Pasifik okyanusun ortasında kullanılabilir değildi. Ama avuç içi kadar boyutuyla, satın alma ve kullanma maliyeti ile çoğu kişi için çok daha makul bir çözümdü. Üstelik, cep telefonları kalabalık şehir merkezlerinde ve araba içinde Iridium telefonlarından çok daha iyi çekiyordu. Sık seyahat eden üst düzey iş insanları için bile sahra çölünde dahi kullanılabilen, alması beş ila on kat, kullanması ise yirmi kat daha maliyetli tuğla boyutundaki bir telefonun pek bir değeri yoktu. O yüzden Iridium’a ilgi gösterenler çoğunlukla dünyanın ücra yerlerinde faaliyet gösteren özel şirketler ve kamu kurumları oldu. Bu devasa proje yapılırken çok büyük olduğu hayal edilen pazar gerçekte çok çok küçüktü.

Bir diğer önemli sorun da, Iridium’u pazarlayacak telekom şirketleriyle ilgiliydi. Ortak olarak seçilen telekom şirketlerinin boyutu çok büyüktü. Projenin ticari kurgusu çok hızlı bir şekilde çalışılmış ve çözümü pazarlayacak ortaklara hazırlık için çok az zaman bırakılmıştı. Ayrıca Iridium işi hepsi için havalı ama finansal yönüyle “olsa da olur olmasa da olur” mahiyetinde bir işti.  O yüzden büyük ve bürokratik yapıları olan bu şirketler Iridium’a yeterli pazarlama desteğini vermekte zorlandılar.

Başarısızlığa en çok katkısı olduğu söylenebilecek unsurlardan biri de, çözümün big-bang yaklaşımı ile devreye alınmış olmasıydı. Sistemin yatırım maliyetinden kaynaklı finansman ve işletme giderleri çok yüksekti. Bu durum şirketin çok hızlı gelir yaratmasını zaruri hale getiriyordu. Bundan ötürü planlardaki bir aksaklık karşısında şirketin rota değişikliği yapabilecek kaynağı da kalmıyordu. Hızlı gelir yaratma zaruriyetinin yarattığı zaman baskısı, hem ticari hem de teknik taraftaki devasa kurguda bir değişiklik yapmanın zor olması yönetime pek bir seçenek bırakmıyordu. Çözüm ya kurgulandığı gibi hayata geçecekti ya da geçecekti. Hayata geçmeme ihtimali felaket demekti. O yüzden projenin çok sayıda riski olmasına ve bunların biliniyor olmasına rağmen bir aksiyon alınmamıştı.

Bu aşamada aklınıza şu sorular gelmiştir diye düşünüyorum: Daniel Colussy Iridium’u satın alıp ne yaptı? Kısa cevap: Finansal açıdan başarılı bir şirket haline getirmeyi başardı. Ama ilk başta planlanandan çok farklı bir pazarı hedefleyerek… Peki şu an Elon Musk ve Jeff Bezos yeni uydu girişimlerinde nasıl bir yol izliyor? Iridium’un hikayesinden dersler çıkarmışlar mı? Kısa cevap: Öyle sayılır… Daha fazlası devam eden yazılarda gelecek.

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.