Kurumsal Ruh Hakkında

Oca 16, 2021

Okuma süresi 4 dk

Kurumların ruhu olur mu? Varsa da, kurumsal ruh ne demek? Ruhu olan bir kurum neye benzer? Ruhsuz bir kurum olur mu? Merak ediyorsanız buyrun.

Ruh Ne Demek?

Öncelikle “ruh” kavramını açıklayarak başlayalım. Dini kaynaklara baktığınızda, ruhun bir bedende var olan ve maddeye indirgenemeyecek (soyut) bir öz olarak anlatıldığını görürsünüz. İlahi dinlerde, ruhun ilahi yaratıcı tarafından insan bedenine yerleştirildiği ve insana “can” verildiği anlatılır.

Bilim dünyası ise ruh kavramını tanımlamakta çok zorlanmıştır. Mihaly Csikszentmihalyi “Bizim ruh dediğimiz, sinir sisteminizin ulaştığı karmaşıklığın ifadesidir” der. Madde halindeki her oluşum, bileşenlerinin belli bir karmaşıklık seviyesine ulaşmasının ardından daha alt düzey karmaşıklık seviyelerinde var olmayan özellikler sergilemeye başlar. Örneğin, iki hidrojen ve 1 oksijen atomu birleştiğinde ikisinin de sahip olmadığı özelliklere sahip su molekülünü oluştururlar. Moleküller birleşip inorganik bileşikleri, inorganik bileşikler de ışığı sentezleyebilen organik yapıları oluşturur. Bu organik yapılar ürediğinde bitki haline gelir ve kendisini oluşturan minerallerden farklı olarak canlı olurlar. Yani bitkilerin canlı olmasını sağlayan inorganik maddeye eklenen soyut bir öz değildir, inorganik maddenin belli bir karmaşıklık seviyesine ulaşmasının sonucudur.

Ancak bu tanımlar ruha atfettiğimiz anlamı açıklamakta yetersiz kalıyor. Çünkü birine ruhsuz dediğimizde “cansız”, ruh sahibi dediğimizde de “canlı” olduğunu kastetmiyoruz. Birine ruhsuz dediğimizde, enerjisi, neşesi, duygusu, vicdanı, karakteri, çevresindekilere ilgisi, ilham vericiliği, faydası kalmamış veya bunları başkalarına (çevresine) yansıtmıyor demek istiyoruz. Yani, başkalarını düşünmeyen, imkan ve enerjisinin tümünü sadece kendi ihtiyaçları için kullanan kişilere ruhsuz diyoruz. Benzer şekilde, imkan ve enerjisinin bir bölümünü kendisinin dışında kalanlara ulaşmak ve onlara hizmet etmek için harcayanlarda ruhun var olduğunu düşünüyoruz.

Şurası açık ki, bizler her zaman çok ruh sahibi varlıklar değiliz, hatta çoğu zaman değiliz. Bencilliğin merkezcil kuvveti halen yapımız içerisinde fazlasıyla güçlüdür. Çevremizden ve akrabamız olmayan insanlardan gelen tüm tehditler düşünüldüğünde, dikkatimizin büyük bölümünü kendimizi korumaya ayırmamış olsaydık, uzun süre hayatta kalamazdık. Ama tüm enerjimizi sadece kendi ihtiyaçlarımızla ilgilenmek için kullansaydık, gelişmemiz dururdu. Bu açıdan, bizim “ruh” dediğimiz şey değişime ve dönüşüme harcanabilecek fazla enerji olarak görülebilir. Bu şekliyle, evrimin en ileri aşamasıdır.

Mihaly Csikszentmihalyi 

Kurumsal Ruh Ne Demek?

İnsanlardaki ruh kavramını kurumlara genişletebiliriz ve bir kurumun “ruh sahibi” olmasını “sahiplerinin ve hissedarlarının çıkarlarının ötesine geçen ve daha geniş amaçlara (tüm insanlığın çıkarlarına) hizmet etmeyi arzulayan bir vizyon / iddia sahibi olması” olarak tarif edebiliriz.

Ruhsuz kurumlar, hissedar değerini her şeyin üstünde tutarlar; çalışanlarına ve içinde bulundukları topluma katkı sağlamayı ikincil plana atarlar. Çevresel etkilerini umursamazlar. Bu alanlarda bir şeyler yapıyorlarsa da içten ve samimi bir iştah duyarak değil mecburiyetten ötürü asgari ölçüde yaparlar.    

Ruhsuz Kurumlar

Günümüzün tüm modern organizasyonları temel değer ve prensipleri ortak bir “işletim sistemine” sahiptir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, karşılaşacağınız organizasyonlarda benzer yönetim ve organize olma uygulamalarına rastlayacaksınız.

Bu işletim sistemi, endüstriyel dönemin başında, 19. yüzyılda doğdu ve son 2 yüzyılda insanlığın olağanüstü ilerlemeler kaydetmesine vesile oldu. Bir önceki dönemin kendine özgü ve düzensiz organizasyonel sistemi ile karşılaştırıldığında, bugünün modern organizasyon sistemi bir nimet sayılır. Bu işletim sisteminin temelindeki bürokratik kontrol ve koordinasyon mekanizmaları kuruluşların hem daha büyük olmasını hem de (standardizasyon, resmileştirme ve uzmanlaşma yoluyla) üretkenliklerinin, ürün ve hizmetlerinin güvenilirliğinin ve istikrarının yüksek olmasını sağladı. Binlerce kişilik ve milyarlarca dolarlık işletmeler son derece karmaşık ve büyük sermaye gerektiren ürün ve hizmetleri ile hızla refahımızı iyileştirdi. Hayatımızdaki ilerlemelerin hiçbiri bu işletim sistemi olmadan mümkün olamazdı. Ancak, bu faydaların bir bedeli de oldu.

Bu işletim sistemi, hissedar değeri ve karını birincil amaç olarak benimsedi. Bu organizasyonların içinde çalışan insanların çoğu için çalışma hayatı, Dilbert karikatürlerinin hicvettiği gibi, anlamsız ve bir süre katlanılması gereken sefil bir faaliyet oldu. Bu organizasyonlar doğal kaynakların tüketilmesine ve ekosistemin yok edilmesine çok büyük katkıda bulundu. Yani organizasyonlar daha üretken ve istikrarlı oldular ama karşılığında ruhsuzlaştılar.

20 yy’da hala temel ihtiyaçlarını karşılama mücadelesi veren insanoğlu için bu çok da büyük bir sorun değildi. Son yüzyılda ise, artan refah ile birlikte hayat mücadelesi alevi sönünce, bu sorunlar su üstüne çıktılar. Bu sorunları gören ve kabul eden yönetim dünyası, hakim işletim sistemine ince ayarlar yaparak acıyı hafifletmeye çalıştı. Çalışma saatleri azaltıldı. Esnek çalışma uygulamaları hayata geçirildi. Hiyerarşik yapılar düzleştirildi. Çalışan yetkilendirme (otonomi) ve motivasyon programları başlatıldı. Çevresel sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk girişimleri kurgulandı. Bunların biraz yararı oldu; ancak mevcut işletim sistemi mevcut kusurları ile hala hayatta ve iş başında.

Peki, bu işletim sistemini kökünden değiştirmek ve “ruh sahibi” kurumlar inşa etmek mümkün mü? Bunu yapmaya çalışan ve hatta büyük ölçüde başarmış örgütlerin hikayeleri için Gary Hamel’ın Humanocracy, Frederic Laloux’un Reinventing Organizations adlı kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca aşağıda bağlantısını vereceğim girişimleri de incelemenizde fayda var:

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.